Bu Ay beMAN Magazine'de Feyyaz Duman Var!
Feyyaz Duman ile en son pandemide bir araya gelmiştik. Çok da güzel bir çekime imza atmıştık. Şimdi de yeni sezonun heyecanı herkesi sarmışken yeniden buluştuk. Şahane bir çekim yaptık, buluşmuşken de uzun uzun konuştuk. O aradan geçen yıllarda hangi karakterlere hayat vermiş, ne tarz yolculuklara çıkmış, hangi ödülleri almış hepsini detaylı dinleme fırsatı yakaladık. Şimdilerde de Altı Üstü İstanbul dizisinde Tarık rolüyle herkesi ekranlara kitlemeyi başaran Feyyaz'dan biraz da bu güzel giden projenin detaylarını dinledik. Kısacası hem hasret giderdik hep de biriken tüm konuları masaya yatırdık, çok da iyi oldu. Yeni sezon hepimize şans getirsin.
RÖPORTAJ TUĞÇE ORÇUNUS
FOTOĞRAF ELİF DEMİRALP
STYLING SEMİH DEMİR
SAÇ & MAKYAJ SEVİNÇ GENÇDOĞAN
VİDEO ÜNAL AVCI
STYLING ASİSTANI ZÜLAL GÜLER
FOTOĞRAF ASİSTANI UMUT TUNÇ
MEKAN SHERATON ISTANBUL CITY CENTER
DİJİTAL İÇERİK DİREKTÖRÜ TUĞÇE ORÇUNUS
KURUMSAL İLETİŞİM MUKADDES KAYA
DİJİTAL İÇERİK EDİTÖRÜ YAĞMUR ÖZER
MENAJERLİK UNIQUE MANAGEMENT

Geçmiş yıllarda şahane bir kapak çekimi gerçekleştirmiştik birlikte. O günden bugüne kariyerinde başarıların artmış olsa da sen pek değişmemişsin. Nasıl geçti o yıllar?
Aslında o zaman pandeminin daha yeni başladığı zamanlardı. Tam pandeminin ortasında öyle bir röportajımız olmuştu sizlerle. O zamandan bu zamana sadece biz değil, bütün dünya çok değişti. İnsan ilişkileri, alışkanlıklar, zevkler, fikirler vs. Hayata dair hedeflerde de sapmalar yaşadık. Ben de tüm bunlardan kendi payıma düşenleri topladım. Olumlu diye düşündüklerimle yolculuğuma devam ediyorum.
Mardin’den başlayıp İstanbul’a, oradan New York’a uzanan bir yolculuğun var. Geriye dönüp baktığında, “Feyyaz Duman’ın oyuncu olmaya karar verdiği an” olarak hatırladığın o dönem için “iyi ki” diyor musun?
Her gün diyorum. Hayatımı severek yaptığım işle idame ettiriyorum. Bundan büyük mutluluk olabilir mi? Bu yolculuk tabii ki dümdüz değildi. Çok meşakkatli bir yolculuktu. Henüz sonu da gelmiş değil, devam eden bir yolculuk. Asla da sonu gelmeyecek. O yüzden hikâyesiyle, karakteriyle, dünyasıyla, ekibiyle hep daha iyisi karşıma çıksın diye temenni ediyorum.

2014 yılında Annemin Şarkısı adlı filmle 51. Uluslararası Altın Portakal Film Festivali’nde ve yine aynı sene 20. Saraybosna Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini aldın. Bu ödüllerin kariyer yolculuğuna olan artıları neler?
Hep söylerim, festival jürisi 5-6 kişiden oluşuyor diye. Sizin de şansınız jürinin sizin filminizi beğenip beğenmemesine bağlı. Oynadığınız filmi ya da oyunculuğunuzu beğenip size ödül veren jürinin yerinde başka bir jüri olsa belki de o ödülleri alamayacaktınız. Bu biraz da şans. Önemli olan sizin filme dair ortaya çıkan sonuç için ne hissettiğiniz. Yine de büyük bir keyif tabii ödül almak. Hem manevi yönden büyük bir zenginlik hem de oyunculuk yolculuğunda bıraktığınız kalıcı bir imza.
Bir karaktere hazırlanırken ilk olarak neye tutunursun: Senaryoya mı, karakterin psikolojisine mi, bedenine mi, geçmişine mi?
Ben karakterlerimi hep provalar sürecinde bulmaya çalışırım. O yüzden provasız başladığım hiçbir yolculukta bir karakter inşa edemedim. Karakter ne olursa olsun oyuncuya bir alan sunmalı. Senaryoda hikâyenin bir aracı olarak yazılan karakterleri ne oynayabilirim ne de bir arayışa girebilirim. Kısa ya da uzunluğu fark etmeksizin bir arayışa yöneltmeli karakter. Sorular sordurtan, birkaç noktadan baktıran, duygu devamlılığı doğru yazılan karakterleri yeterli bir prova süreciyle inşa edip keyifle oynayabiliyorum. Öteki türlü cebimde bulunan, daha önce tükettiklerimle oynuyorum.

Kariyerin boyunca birbirinden çok farklı karakterlere hayat verdin. Arif, Nazım, Yakup, Tuğrul, Behnam, Kadir gibi karakterleri düşündüğünde, hangisinin sana en çok benzediğini düşünüyorsun?
Ben hepsini çok severek oynadım. Hepsi de o kadar birbirinden farklı ki karakter olarak. Hem hiçbiri değilim hem de ben oynadığım için benden de karakteristik bir şeyler barındırıyorlar diye düşünüyorum. Beni tanıyan ve bu karakterlerin hepsini izleyen biri buna cevap verebilir.
Kadın dizisi gibi uzun soluklu bir projede karakteri yıllarca taşımak mı, kısa süreli bir projede yoğun bir karakter yaratmak mı seni daha çok besliyor?
Kadın bir televizyon dizisiydi. Bir televizyon dizisinin uzun ya da kısa ömürlü olması tamamen aldığı reytinge bağlı. Hiç kimse kısa süreli bir televizyon projesinde olmayı istemez. Karakteri bulduğun andan itibaren proje kısa ya da uzun ömürlü de olsa keyifle oynamaya devam edersin.

Diziler kadar sinema ve dijital dünyada da var olan bir oyuncusun. Sinema, televizyon ve dijital platform arasında seçim yapmak zorunda kalsan, bugün seni en çok hangisi heyecanlandırır?
Seçim yapmak gibi bir düşüncem açıkçası hiç olmadı çünkü oyunculuk, TV oyunculuğu ya da sinema oyunculuğu olarak tanımlanmamalı. Doğru ve istediğin proje hangi platformdaysa onu tercih edersin. Sana alan açacak, yaratım gücünü destekleyecek, kariyer planlamada doğru hamleyi yaptıracak projeler beni heyecanlandırır.
Bir projenin senaryosunu okurken seni ilk yakalayan şey nedir?
Bir bütün olarak değerlendirilmeli. Çünkü iyi bir iş birçok parametreden oluşur. İşte, işin duygusu, hikâyesi, karakter derinliği, yönetmeni, kadrosu vs. Sorunuza gelecek olursak, ben önce hikâyenin duygusuna bakarım. Bir filmi izlediğimde de en çok oradan bakarım izlemeye devam edip etmeyeceğime. Her oyuncunun duygusu farklı tabii ki. Doğru duygu görecelidir oyunculukta. Duygusunu çok sevdiğim bir işi başka bir oyuncunun reddetme ihtimali de vardır. O da kendi duygusunu barındıran projelerde başarılı olur.

Şimdilerde Altı Üstü İstanbul’da Tarık rolünle karşımızdasın. Tarık’ın hikâyesinde çok ağır bir kayıp, suçluluk ve yalnızlık duygusu var. İlk senaryoyu okuduğunda seni Tarık’a en çok yaklaştıran taraf ne oldu?
Tarık siyah ya da gri bir adam değil. Çok beyaz, tertemiz bir adam. Hayatın ondan kopardıklarıyla muhakemesini gerçekleştirmiş ve yeni bir inşa sürecine soyunmuş. Futbol hayatının merkezinde ve belki bu yüzden hayata tekrar adaptasyonu biraz daha kolay olmuş. Spor ya da sanatın herhangi bir dalı nasıl ki insan hayatının zorlu şartlarına biraz da olsa nefes aldırabiliyorsa Tarık’ın futbol sevdası ve disiplini de etrafındaki farklı dünyalardan gelen gençlere bir umut oluyor. Ben Tarık’taki o umudu sevip yaklaştım.
Oğlunu kaybetmiş bir babanın acısını oynamak oyuncu olarak seni nasıl etkiledi?
İki kız babası biri olarak empati kurduğumda tarifsiz bir acı. Evlat acısının sonu yok, her gün ölüyorsun gibi. Allah kimseye yaşatmasın bunu! Duygusal olarak yorucu tabii bu duyguyu oynamak, yaşamak. Sahne bitince olabildiğince uzaklaşmaya çalışıyorum o duygudan.
Tarık’ın yasını çalışırken kendine koyduğun özel bir sınır oldu mu?
Hayır. Olaya çok teknik bakmak gerekiyor. O Tarık, ben Feyyaz. O kadar derinlikli düşünüp duygusal girdapta boğulmanın anlamı yok.

Daha önce de yoğun duygusal yük taşıyan karakterleri canlandırdın. Tarık’ı diğer karakterlerden ayıran en önemli özellik sence ne?
Tarık kendi doğrularıyla, kendi fikirleriyle hikâyemizin göbeğinde duran biri. Benim en çok karakterden etkilendiğim, karakterin netliği oldu. İnsanlar güç, hırs ya da farklı getirilerin kurbanı olmaya müsaittirler fakat Tarık bunların tamamını net duruşuyla kendi dünyasında yumuşatıyor. Dikkat ederseniz yok ediyor demiyorum çünkü her insanın öteki karanlık tarafı kolay kolay yok olmuyor.
Altı Üstü İstanbul sana İstanbul’un hangi yüzünü gösteriyor? Dizinin adı da düşünüldüğünde, sence “Altı Üstü İstanbul” dediğimizde aslında nasıl bir şehirden bahsediyoruz?
Gerçekten tam da dediğiniz gibi, İstanbul bu işin başrollerinden biri. İstanbul tam da küçük bir Türkiye mozaiği aslında. Her sınıftan, her dinden, her kültürden, her meslekten kocaman bir şehir. Her şehirden insanların kendi memleketlilerini bulup orada kendi kültürlerini yaşattıkları bir şehirdi bir zamanlar. Bazı bölgeler hâlâ o hayatı koruyor fakat dijital çağ, kapitalist düzen ve mahalle kültürünün yok olmasıyla beraber o bir arada yaşama kültürü çok zayıfladı. Bizim hikâyemizdeki mahalle de bu düzene karşı yaşam mücadelesi veriyor. Adanalılardan oluşan bir mahalle ve kendi mevcut düzeniyle değişen şehre karşı mücadele vermeye çalışıyorlar.
Oynadığın “Kesilmiş Bir Ağaç Gibi” filmi Oscar’a aday gösterildi. Sence bu filmin uluslararası izleyicide karşılık bulmasını sağlayacak en güçlü tarafı nedir?
Evet, öncelikle ekip olarak çok mutlu olduğumuz bir gelişme oldu. Bu sene Türkiye’nin Oscar adaylığı için yarışan çok güçlü filmler vardı. Aralarında oynadıklarım da vardı ve “Kesilmiş Bir Ağaç Gibi” seçildi. Ben bir oyuncudan ziyade bir seyirci olarak ortaya çıkan sonuçtan çok memnunum. Eksiklikleri var mı? Var! Her proje kendi içinde hataları ve sevaplarıyla bir yolculuğa çıkar. Lokal fakat bir o kadar da evrensel bir aile çatışmasını işliyoruz filmimizde. Bu yönüyle herkese hitap ediyor diye düşünüyorum. Bakalım, bu yolculuğumuz umarım hayırlı olur.
Bu zamana kadar birçok set ortamın oldu. Set ortamında seni tanıyan biri “Feyyaz’ın en belirgin özelliği budur” dese, sence ne söyler?
İnsanın kendini anlatması ne kadar doğru bilmiyorum ama ben hep ekibin bir parçası olarak görürüm kendimi. Hepsi benim yol arkadaşlarım. Birçoğuyla başka işlerde de karşılaşmışlığımız var. Bir daha çalışabilme ihtimali yüksek olan bir sektörde insanlarla kötü ayrılmamak gerekiyor. Gerisini de beraber çalıştığım ekip arkadaşlarıma sormak gerekiyor.
İnsanın kendini anlatması zordur elbette, hele ki mesleği “başkası olmak” ise... Bugün geldiğin noktada kendini en yalın hâliyle nasıl ifade edersin?
Çok şükür dediğim bir yaşta ya da olgunluktayım artık. İyisiyle kötüsüyle birçok sinema filmi, televizyon projesi ve dijital platformda yer aldım. Ulusal ve uluslararası birçok festivalde de ödüller aldım. Ama oyunculuğun manevi tarafıyla hâlâ beslenmeye çalışıyorum. Daha oynamak istediğim birçok rol ya da projenin de olacağına inanıyorum.
Kariyerinin başındaki Feyyaz Duman ile bugünkü Feyyaz Duman karşı karşıya gelse, birbirlerine ne söylerlerdi?
Bu işe ilk başladığımda daha çok idealisttim. Ona idealist olup hayaller kurmanın çok değerli olduğunu fakat realist olmayı da asla göz ardı etmemesini ve daha sabırlı olması gerektiğini söylerdim. Bugünkü hâlime de, yanılmıyorsam Hipokrat’a ait olan ünlü “Hayat kısa, fırsatlar seyrek” sözünü bir kez daha hatırlatırdım.
Dışarıdan çok sakin bir yapın var gibi duruyor. Şöhretin gürültüsü içinde o sakin duruşu nasıl koruyorsun?
Daha önce de söylemiştim, şöhret yaptığımız işin bir parçası. Özellikle televizyon. Oradan geldi bana. Ama hayatımın merkezinde değil. Hiçbir zaman da olmadı. Bir ailem var. Dört kişilik çekirdek bir ailem, artı anne, baba, kardeşlerim ve yeğenlerim. Onların arasında şöhret çok da gürültülü gelmiyor.
Hayalinde canlandırmayı çok istediğin o “ters köşe” rol nedir?
Çok var aslında. Daha doğrusu birçok parametreden oluşuyor. Sadece rol değil, iyi bir senaryo işin olmazsa olmazı. Spesifik olarak “şunu istiyorum” dediğim bir karakter yok. İyi bir hikâyenin bir parçası olup karakteri huzurlu bir şekilde inşa etmek en büyük arzum.
Son olarak senin için “gerçekten iyi yaşanmış bir günün” ve mutluluğun ölçüsü nedir?
Çocuklarımla dolu dolu vakit geçirmek. Onların huzurla uykuya dalmalarını izlemek. Aynı zamanda sporumu yapıp bir şeyler izleyip okumak, mutlu bir günün tarifidir benim için.
