Aradığınız Konu ?

Mimar Oytun Erkişi Kishi + Studio

29 Nisan 2026
Mimar Oytun Erkişi Kishi + Studio

Röportaj: Tuğçe Orçunus

 

1. Öncelikle sizi biraz tanıyarak başlayalım. Uzun süredir Londra'da yaşıyorsunuz… Oytun Erkişi için iç mimarlık nasıl bir yolculuktu, rotanızı Londra'ya ne zaman çevirdiniz?

İstanbul'da başlayan eğitimimi Milano'da master yaparak tamamladıktan hemen sonra, Londra'ya 2021 Nisan'ında, pandemi sonrasının hâlâ hissedildiği bir dönemde geldim. İlk iki yılı şehrin köklü tasarım stüdyolarından birinde, ağırlıklı ticari projeler üzerinde çalışarak geçirdim; bu süreç benim için bir tür ikinci eğitim oldu. Sonrasında kendi ofisimi kurdum ve bugün ağırlıklı olarak ofis, mağaza ve hospitality projeleri üzerine çalışıyoruz.

Kendi adıma çıktığım ilk iş Padium oldu, padel kortları ve çalışma alanlarını bir araya getiren hibrit bir kompleks, 2024'te ödül de aldı. Benim için sembolik bir projeydi. Bugün işlerimde İstanbul'un sezgiselliğini, Londra'nın disiplini ve katmanlı düşünme biçimiyle birleştirmeye çalışıyorum. Aslında bu yolculukta beni en çok mutlu eden şey de bu; her projenin bana yeni bir hikâye, yeni bir insan ve yeni bir şehir öğretmesi. Bu meslek bana sürekli öğrenmenin, sürekli merak etmenin getirdiği bir tazelik veriyor.

2. Sizin için bir mekânı “iyi tasarlanmış” yapan şey nedir?

Benim için iyi tasarlanmış bir mekân, içine girdiğiniz anda size bir şey hissettiren mekândır. Pahalı malzemeler ya da doğru renk paleti tek başına yetmiyor; mekânın bir karakteri, bir tutumu olması ve bu karakterin tutarlı olması gerekiyor.

Son dönemde Londra'da beni en çok etkileyen mekânlardan biri Clerkenwell'deki Spacetalk oldu. Retro-fütüristik bir listening bar; renk, ışık, form, hatta ses sistemi bile aynı dili konuşuyor. Bar Kinky daha eklektik ve cesur bir karakterle çıkıyor karşımıza; Watchhouse ise tam tersi bir uçta, sessiz ve rafine. Üçü de birbirinden çok farklı ama hepsinin ortak yönü kendi karakterlerine sadık olmaları. Trend takip etmiyorlar, “şu an şu renk moda” diye karar vermiyorlar; mekânın ne olmak istediğini biliyor ve bunu sonuna kadar savunuyorlar.

Benim için iyi tasarımın özü burada. Bir mekân sakin de olabilir, gürültülü de; minimal de olabilir, katmanlı da. Önemli olan kendi içinde tutarlı olması ve içine girene “burası neresi” sorusunu net bir şekilde cevaplaması gerekiyor. Bunun yanında elbette konfor, ölçek, ışığın sıcaklığı, akış, malzemenin dokunma hissi gibi teknik unsurlar da çok önemli ama bunlar bir karakteri desteklemek için varlar. Karakter olmadan, ne kadar iyi yapılmış olursa olsun mekânın biraz boş ya da biraz buruk kaldığını düşünüyorum.

3. Son dönemde dekorasyon trendleri kapsamında Londra'da öne çıkan yenilikler neler? Bu trendlerin Türkiye'de nasıl karşılık bulduğunu düşünüyorsunuz?

Londra'da en belirgin değişim, malzeme dilinin ısınması ve katmanlanması. Sıcak ve soğuk malzemelerin bilinçli olarak yan yana getirildiği kombinasyonlar öne çıkıyor: brushed paslanmaz çelik ile traverten, mat ahşap ile el yapımı seramik, dokulu sıva ile yumuşak metaller…

Bu yıl Nishane için Bond Street'te tasarladığımız mağaza tam da bu dilin bir örneği oldu. Genelde Nishane için yaptığım tasarımlardan biraz daha farklı bir dil tercih edip paslanmaz çeliğin ve büyük LED ekranların verdiği soğukluğu, travertenin sıcak dokusuyla birleştirdik. Bu süreçte Gorbon ile özel olarak çalıştığımız el yapımı seramikler markanın Türk köklerine bir gönderme oldu; parfümlerindeki hikâyeler gibi doğu ve batının en iyi şekilde sentezlendiği bir örnek çıktı ortaya. Bu tür iş birlikleri benim için kıymetli, çünkü zanaatın çağdaş bir bağlamda nefes almasını sağlıyor.

Türkiye'de ise bu eğilimin çok doğal bir karşılığı olduğunu düşünüyorum hatta bazı açılardan zaten önündeyiz. Bizde mermer, traverten, seramik ve pirinç gibi malzemeler köklü bir kültüre sahip ve usta zanaatkârlık hâlâ canlı. Avrupa'nın bugün “yeniden keşfettiği” şey, bizde aslında kaybedilmemiş bir bilgi. Önümüzdeki dönemde Türkiye'nin asıl avantajı, bu birikimi daha çağdaş, daha sade ve uluslararası bir dilde sunabilmesinde olacağını düşünüyorum.

4. Şu sıralar dikkatinizi çeken dekorasyon trendleri var mı? Avrupa genelinde, Londra özelinde ve Türkiye'de öne çıkan eğilimleri nasıl karşılaştırırsınız?

Şu sıralar beni en çok ilgilendiren şey, mekânların yeniden karakter kazanması. Uzun bir süre her yer birbirine benziyordu; şimdi tasarımcılar daha cesur, daha hikâyesi olan kararlar veriyor. Duvarlar artık arka plan değil, aktif bir tasarım katmanı; düz boyalı yüzeylerin yerini dokulu sıvalar, mikro-yivli ahşap paneller alıyor.

Avrupa genelinde daha sakin, daha doğal ve daha “zaman geçtikçe güzelleşen” malzemelere yönelik bir eğilim var. Nötr ama sıcak paletler, mat malzeme bitisleri, hafif vintage referanslar hâkim. Tasarım daha yavaş, daha katmanlı, daha az dekoratif. Londra, Paris gibi daha büyük tasarım metropolleri ise bu çizgiye kendi karakterini katıyor ya da daha cesur davranılabiliyor. Burada bir mekân hem çok sade hem çok karakterli olabiliyor; eski ile yeniyi, sanatla gündelik objeleri, profesyonel malzemeyle el yapımı detayı yan yana getirmek konusunda çok özgün bir kültürü var.

Türkiye'de ise daha sıcak, daha duygulu ve daha malzeme odaklı bir dil görüyorum. Bizim mekânlarımızda taş, ahşap, ışık ve doku çok daha güçlü bir rol oynuyor. Bence mekânlar kurgulanırken altında yatan temel düşünce ve sebep-sonuç ilişkisi konusunda da gittikçe daha iyi örnekler görmeye başlıyoruz. Çünkü Türkiye'nin en önemli fırsatı tam da burada: Avrupa'nın disiplinli sadeliğini kendi sıcaklığımız ve zanaat kültürümüzle birleştirebilirsek, çok özgün bir tasarım dili ortaya çıkabiliyor. Tıpkı bizim şu an Bodrum Türkbükü'nde Nano Padel ekibi için tasarladığımız padel kompleksinde vermek istediğimiz gibi, Türk zanaatının uluslararası bir adreste, çağdaş bir kurguyla buluşması bence bu yönün en güzel örneklerinden biri.

5. Kendi yaşam alanınızı nasıl tanımlarsınız? Ev sizin için nasıl bir his yaratmalı?

Evim Londra'da. Çok kusursuz, fazla tasarlanmış, “katalog gibi” duran evlerden hep biraz uzak durdum. Ev, günün sonunda insanın kendine döndüğü, nefes aldığı, biraz da kendini bulduğu bir yer olmalı. O yüzden benim için ev her şeyden önce bir his meselesi; atmosfer doğru kurulmamışsa, en güzel mobilyalar bile o boşluğu dolduramıyor.

Bu hissi yaratan en önemli şey de bence ışık. Kendi evimde asla direkt tavan aydınlatması kullanmıyorum. Bu benim için neredeyse bir prensip; çünkü tavandan inen tek yönlü, sert bir ışık mekânı düzleştiriyor, gölgeleri öldürüyor ve evi bir ofis ya da koridor hissine sokuyor. Onun yerine köşe lambaları, lambaderler, masa lambaları kullanıyorum. Birden fazla noktadan, farklı yüksekliklerden gelen yumuşak ışık mekâna katman katıyor; gün içinde evin atmosferi de bu ışıklarla birlikte değişiyor. Sabah başka, akşamüstü başka, geceleri başka bir his veriyor.

Bir de evimde mutlaka olması gereken şey tablolar. Ama sadece güzel oldukları için seçilmiş tablolar değil hikâyesini bildiğim, çoğunu seyahatlerimden ya da iş gezilerimden taşıdığım eserler. Bir tablonun nereden geldiğini, kimin elinden çıktığını, hangi şehirde bulduğumu bilmek benim için onun estetik değeri kadar önemli. Çünkü o tablo evime girdiği andan itibaren kendi hikâyesini içeride yaşamaya devam ediyor; ben de o hikâyeyle birlikte yaşıyorum. Bu da evi sadece bir mekân olmaktan çıkarıp, kişisel bir arşive, bir tür hafıza alanına dönüştürüyor.

Sonuçta benim için iyi bir ev; sahibini anlatan, içinde yaşandığını hissettiren ve zaman geçtikçe daha da kişisel hâle gelen evdir. İlk gün ne kadar güzel olduğundan çok, beş yıl sonra hâlâ aynı sıcaklığı verip vermediği önemli.

6. Projelerinizde İstanbul'un dokusundan, hafızasından ya da ritminden nasıl besleniyorsunuz?

İstanbul benim için doğrudan kopyalanacak bir stil değil, daha çok bir his ve bir bakış biçimi. Şehrin en güçlü yanı bence katmanlılığı Bizans bir taşın üstüne Osmanlı bir kemer, onun yanına bir 1960'lar apartmanı, hemen yanında bir çağdaş galeri… Bu kadar farklı dönemin, malzemenin ve ölçeğin yan yana durabilmesi ve buna rağmen rahatsız etmemesi, başka şehirlerde pek rastladığım bir şey değil. Bu “uyumlu kaos” benim tasarım anlayışımı çok besledi.

Projelerimde bu etki kendini doğrudan bir İstanbul motifi olarak değil, daha çok malzeme dilinde gösteriyor. Eski ile yeniyi yan yana getirmek, ham bir taşın yanına rafine bir metal koymak, el yapımı bir dokunun yanına endüstriyel bir form getirmek… Bunların hepsi aslında İstanbul'un bana öğrettiği şeyler. Nishane için Paris St. Honoré'de tasarladığımız ve 2024 yılında ICC'de finalist olan projemiz de bu anlamda iyi bir örnek oldu. Bir Türk markasının Paris gibi parfümün anavatanı olarak sayılabilecek bir yerde en değerli caddelerinden birinde vitrini olacak bir mekânda, Türk zanaatının Otto Tiles ile çalıştığımız, Fas'tan çok özel bir teknikle üretilen ve doğal yollarla kuruyan el yapımı Zelis seramiklerinin Avrupa'nın rafine malzeme diliyle aynı kompozisyonda nefes alabilmesi benim için çok kıymetliydi. Bu, bir anlamda İstanbul'un kendi DNA'sını uluslararası bir bağlama taşımaktı. Bunun yanında İstanbul'un ışığı da beni çok etkiliyor. Boğaz'ın yansımalı, sürekli değişen ışığı; eski apartmanların yüksek tavanlarından süzülen yatay ışık; çarşıların gölgeli, dokulu iç mekânları… Bu ışık kalitesi, projelerimde aydınlatma kararları verirken hâlâ bilinçaltımda çalışıyor. Belki de tavandan inen tek yönlü, sert ışıktan kaçınmamın bir sebebi de bu İstanbul bana ışığın katmanlı, gölgeli ve değişken olabileceğini öğretti.

7. İstanbul'a geldiğinizde kendinizi iyi hissettiğiniz, iç mekân olarak beğendiğiniz yerler var mı?

İstanbul'a her geldiğimde kendimi en iyi hissettiğim semtlerden ikisi Kuzguncuk ve Pera. İkisi de çok farklı karakterlerde olmasına rağmen ortak bir şeyleri var: zamanın katmanlarını üstlerinde taşıyorlar. Kuzguncuk'taki o sakin, ahşap evlerin ölçeği, dar sokakların insani boyutu, denizin hemen oracıkta oluşu. Şehirden kaçıp şehirde kalmanın en güzel yollarından biri. Pera ise tam tersi bir enerjiye sahip eski apartman girişleri, taş cepheler, ferforjeler, küçük dükkânlar, geçmişin dokusu hâlâ çok canlı. İkisi de bana farklı şeyler veriyor.

İç mekân olarak son dönemde beni en çok etkileyen yerlerden biri Teşvikiye'de yeni açılan Lips Wine Bar oldu. Mekânın ölçeği, kurgusu, malzeme seçimleri çok düşünülmüş; özellikle alanda kullanılan Hollanda'dan gelen Palet seramikleri çok güzel bir dokunuş olmuş. İlginç olan şu: Lips bana sanki tam tersi yönde bir tasarım göçü gibi geliyor. Yıllardır biz Türkiye'den Avrupa'ya bir tasarım hareketi izliyoruz; Lips ise sanki Avrupa'nın rafine, sakin ve hikâyeli mekân anlayışının İstanbul'a yerleşmiş hâli. Türkiye'de bu kalitede ve bu dilde mekânların çoğalmasını çok diliyorum.

Genel olarak İstanbul'da beni çeken mekânlar; tarihi dokusunu silmeden bugüne adapte olmuş, ama nostaljiye de saplanmamış yerler. Eski bir apartmanın içinde çağdaş bir galeri, 19. yüzyıldan kalma bir hanın içinde rafine bir restoran, bir Boğaz yalısının içinde sakin bir kafe. İstanbul'un en büyük şansı bu zenginlik. İyi bir iç mimar için bu şehir, neredeyse sınırsız bir malzeme ve hafıza arşivi gibi.

Bestyle Magazin
Editör / Yazar
Diğer Yazıları Gör

Oyuncu Yeşim Dalgıçer Ağaoğlu

Bültenimize kayıt olmak
ister misin?

Be Style haberlerini ve gündemini takip et.

Şimdi Kaydol