Onur Dilber X beMAN OnAir Mayıs 2026
Devlet konservatuarı oyunculuk bölümünden mezun olarak bu sektöre giriş yapmış bir isim olarak, öğrencilik yıllarına beraber bir gidelim isteriz. Nasıl dönemlerdi?
Belki de ömür boyu unutamayacağımız, sürekli anlatacak hikayelerin, unutamayacağımız anıların olduğu bir dönem öğrencilik. Bence birçok insan için, genç için bu böyle. Çünkü ailemizden uzaklaştığımız, yaşadığımız yerden, doğup büyüdüğümüz yerden uzaklaştığımız ve hayata bir anlamda atıldığımız —iş hayatı olmasa bile başka bir yerde bir hayat kurmaya çalıştığımız, bir anlamda tek başına kaldığımız, yeni arkadaşlıklar kurduğumuz... Yani bir olgunlaşma, hayata dair bir olgunlaşma sürecidir bence öğrencilik. Hatta önce konservatuvar değil, Çukurova Üniversitesi’ne maden mühendisliği okumaya gittim. İki yıl okudum, daha sonra bırakıp aynı üniversitenin konservatuar bölümüne girdim 6 yıl gibi bir zaman Adana’da kaldım. 20’li yaşlar, aslında gençlik yılları dediğimiz dönem Adana’da geçti. Fahri bir Adanalılığım da var o yüzden. Hem şehirle kurduğumuz bağ, hem orada kurduğumuz ilişkiler, hem o eğitim süreci insanın hayatı boyunca unutamayacağı şeyler katıyor tabii insana.
İlk tiyatro tecrüben Duru Tiyatro’da oluyor. Sonra da uzun bir süre ara vererek DasDas Sahne’de yeniden izleyiciyle buluşuyorsun. Bu uzun aralık dizi ve filmlerinin yoğunluğundan mı kaynaklıydı? Ve tiyatronun sendeki yerini merak ediyoruz.
“Duru Tiyatro’daki sürecimin ardından, yer aldığım projeler nedeniyle tiyatroya kısa bir ara vermek durumunda kaldım. Aslında çok uzun bir kopuş sayılmazdı; kısa bir süre sonra DasDas bünyesinde ‘Joseph K.’ ile tekrar sahneye döndüm. Şu anda set yoğunluğunun arasında bulduğumuz her fırsatta İstanbul’a gidip seyirciyle buluşmak bana çok iyi geliyor; her şeyi sıfırlıyorum. Bu yüzden, ‘iyi ki tiyatro hayatımda’ diyorum.”

Yer aldığın dizilerin ve filmlerin listesi epey güçlü. Bugüne kadar canlandırdığın karakterler arasında seni en çok dönüştüren hangisiydi?
Hepimizi dönüştüren aslında ‘’ zaman’’ ve o zaman içerisindeki bütün tecrübelerimiz bizi dönüştüren şeyler oluyor. Ama oynadığımız bir rolün de bize kattığı çok şey oluyor. Ona şunu söyleyebilirim, Kapan filmindeki Yakup karakteri beni şöyle dönüştürdü: Bir komedi dizisinde sitcom karakteri oynadım uzun yıllar. Ondan sonra bağımsız bir filmde, daha dramatik bir yapısı olan bir filmde bir karakter oynamak benim için bir sınav gibi bir şeydi. Çünkü seyirciyi güldürdük ama böyle bir senaryoda, böyle bir hikayede bu karakteri gerçek kılabilecek miyiz gibi bir soru vardı. Onun da bir şekilde altından kalktığımı fark etmiş olmak ve benim için çok kıymetliydi. Beni bir aktör olarak dönüştürdü dolayısıyla; öyle bir senaryo içinde olmak, öyle bir ekibin içinde olmak... Bir platodan, sitcom platosundan sonra zorlu koşullarda çekim yaptığımız bir sette bulunmak ve sonra o filmin birçok yerde festivallerde ödüllendirilmesi beni bir oyuncu olarak dönüştürdü diyebilirim.”
“Kamera önü oyunculuğu ile tiyatro oyunculuğu özünde ikisi de oyunculuk meselesi olduğu için çok aynı aslında. Oyunculuğu o kadar ayırmıyorum kamera önü oyunculuğu, tiyatro oyunculuğu diye ama büyük farkları da barındırıyor içinde aynı zamanda. En temel farkı da, tiyatroda seyirciyle birebir karşı karşıya kaldığınız ve o an üretimde bulunduğunuz, o an sanatınızı ürettiğiniz, ürettiğiniz sanata tanık olan seyircileri gördüğünüz bir alan. Ve ne yaptığınızın nasıl karşılık bulduğunu o an görüyorsunuz. Sinemada ise tekrar tekrar çekme şansınız var. Orada yaratılan sinerji bambaşka. Temel fark bu diyebilirim; birinin o an seyirciyle birlikte üretime dönüşüyor olması, diğerinin mutfağında hiçbir seyircinin olmaması ve mutfakta da sizin tek aşçı olmamanız. Çalışanlardan birisiniz; şefiniz var, yönetmeniniz ve diğer birimler... Siz orada tek aşçı değilsiniz, çalışanlardan birisiniz.
Peki bir projeyi kabul etmeden hatta içine sinmeden önce senin için en belirleyici kriter ne oluyor?
Bir projeyi kabul etmeden önce birçok kriteri değerlendiriyorum. Ancak benim için en belirleyici olan, o projeye karşı duyduğum heyecan ve oynayacağım karakterle kurduğum bağ. Bir karakteri canlandırırken keyif alabileceğimi, o dünyaya dahil olmaktan gerçekten tatmin olacağımı hissetmem gerekiyor. Buradaki ‘keyif’ kavramını sadece hafif ya da eğlenceli işler olarak tanımlamıyorum; aksine, dramatik karakterlerde de oyuncu olarak derin bir tatmin ve yaratım sürecinden beslenen bir keyif mümkün. Temel yaklaşımım şu: Eğer ben oynarken iyi hissetmiyorsam, o duygu izleyiciye de geçmez. Bu yüzden beni yaratım sürecinde besleyen, heyecanlandıran ve oyunculuk anlamında geliştiren karakterleri tercih ediyorum.Kısacası, bir rolü seçerken kendime şu soruyu soruyorum: Bu karakteri yaratırken gerçekten keyif alacak mıyım ve bu süreç beni besleyecek mi? Cevabım evetse, o projeye dahil oluyorum.
Kapan filmi kariyerinde nasıl bir kırılma yarattı?
“Kapan filmi kariyerimde sektörel anlamda bir kırılma yaratmadı. Ama kendi iç dönüşümümle ilgili oyuncu olarak pozitif bir kırılma yarattı tabii ki. Dünya prömiyerini Moskova Film Festivali’nde yaptı Kapan filmi. Çok güzel bir festival süreci geçirdik.
Her geçen gün artan dijital projeler için düşüncelerini merak ediyoruz. O taraftaki bu hızlı yükseliş daha da artacak gibi. Seni de görebilecek miyiz 2026 yılında dijitalde?
“Her geçen gün artan dijital projelerle ilgili düşüncelerim... Güzel bir şey tabii, o projeler arttıkça biz de daha fazla seçme şansı bulabileceğiz işlerle ilgili. 2026’da beni görebilecek miyiz dijital projelerde? Nasip kısmet diyelim, inşallah görürüz. Çünkü önemli dijital projelerde yer almak, istediğim bir şey. Çünkü orada 10 bölümlük bir senaryo geliyor ve 10 bölümü okuyorsunuz; nerede başlayıp nerede biteceğini biliyorsunuz; hikayenin nerede biteceğini biliyorsunuz, ona göre role hazırlanıyorsunuz. Bunu çok istiyorum. Bu zamana kadar çok fazla dijital projede yer alamadım.
Taşacak Bu Deniz’deki Gezep karakteri ailenin en sert ve gözü kara üyesi. Bu iç çatışmayı seyirciye aktarmayı nasıl başarıyorsun?
“Gezep ailenin en sert ve gözü kara üyesi, ama bir o kadar da aslında duygusal kırılgan bir yapısı var Gezep’in bence. Ve o aslında o iç çatışmayı yansıtmak, o iki ucu yansıtmak çok keyifli bir oyuncu için. Çünkü karakteri daha derinlikli kılan, yüzeysellikten uzaklaştıran bir şey oluyor bu. Zaten duyguları uçlarda yaşamak biraz coğrafyanın da, insanın da içinde olan bir durum, özellik. Dolayısıyla Gezep tam da coğrafyanın insanın, Karadeniz coğrafyasının insanının resmi gibi bir karakter. O yüzden o iç çatışmayı, o karakter o karakterle oynamak, yansıtmak benim için ekstra keyifli çünkü bana kendimi, özümü de hatırlatan bir durum.”
O iç çatışmayı seyirciye yansıtmayı nasıl başarıyoruz meselesi de aslında sadece oyuncu ile ilgili bir şey değil tüm ekibin yarattığı ortak bir dil geliştirerek, bir gerçeklik kurarak mümkün oluyor o. Ortak dille birlikte sağlanan gerçeklik kurulduğunda siz de üzerinize giydiğiniz karakter gömleğini tadilatlarını da yaparak üzerinize oturan bir hale getiriyorsunuz ve karakter gerçeğe çok yakın oluyor. Gerçek ve yaşayan bir karakter oluyor. Bütün o duyguları, o ailenin sert, gözü kara hali artık oynama halinden çıkıyor gerçekten yaşayan bir karaktere dönüşüyor.”
Dizide çabuk parlaman ve fevri olmanla biliniyorsun. Peki Onur nasıldır özel hayatında?
Gezep çabuk parlaması ve fevri olmasıyla biliniyor, ben gerçek hayatta Gezep kadar kontrolsüz, fevri bir insan değilim. Ama sosyal hayatımda böyle birisi olmasam bile bir ben vardır benden içeri, onlardan biri de Gezep’tir diyebilirim.’’ Gezep aslında diğer soruda da söylediğim gibi Karadeniz insanının bir resmi gibi aslında duyguları uçlarda yaşayan, hem duygusallığı ağır basan hem öfkesi sert olan fevri bir karakter.
Büründüğün karakterleri iyi yansıtan bir oyuncusun. Bir karakteri “gerçek” kılan şey sence nedir? Teknik mi, deneyim mi yoksa empati mi?
Bir karakteri gerçek kılan birçok unsur var: teknik, deneyim, empati ve elbette yazım gücü. Karakterin ne kadar derinlikli ve tutarlı yazıldığı, onun inandırıcılığını doğrudan belirliyor. Tutarsız ilerleyen bir karakter, izleyiciyle kurduğu bağı hızla kaybeder.Oyunculuk tarafında ise benim yaklaşımım daha içsel. Canlandırdığım karakterlere her zaman kendimden yola çıkarak yaklaşırım. Elbette gözlem yapar, empati kurarım; (ve) sürecin merkezinde “ben olsaydım” sorusu yer alır. Benden çok uzak bir karakteri, hatta bir seri katili bile canlandırıyor olsam, onu yine kendi iç dünyamdan geçerek anlamlandırmaya çalışırım. Bu yaklaşım, karakteri daha sahici bir zemine oturtmamı sağlıyor. Ortaya çıkan şey de kopyalanmış ya da tanıdık bir karakter değil; bana özgü, içerden beslenen bir yorum oluyor. Bu yüzden ‘kendini oynuyor gibi’ yorumunu duymak benim için kıymetli. Çünkü aslında o doğallık, karakterin gerçekten yaşadığı hissini güçlendiriyor. Kısacası, bir karakteri gerçek kılmak için benim çıkış noktam her zaman ‘ben’ meselesi oluyor.
Bir rol seni psikolojik olarak zorladığında bununla nasıl başa çıkarsın? Hiç böyle bir durum yaşadın mı?
Bir rolün psikolojik etkisi konusunda ince bir denge olduğuna inanıyorum. Oyuncunun canlandırdığı karakterden etkilenmesi doğal; ancak bu etkinin kişinin kendi psikolojisini belirleyici ölçüde sarsmaması gerektiğini düşünüyorum. Profesyonellik de tam olarak burada devreye giriyor.Her meslek gibi oyunculuk da insanın psikolojisini belli ölçüde etkiler. Ancak bu etkiyi yönetebilmek, rol ile kişisel alan arasındaki sınırı koruyabilmek önemli. Benim yaklaşımım, karaktere hazırlanırken o psikolojiyi derinlemesine anlamak ve deneyimlemek; fakat karakter inşa edildikten sonra onun yükünü üzerimde taşımamak yönünde. Sonuç olarak, oynadığım rollerden besleniyorum ama onların beni yıpratmasına izin vermeden, süreci profesyonel bir mesafe içinde yönetmeye özen gösteriyorum.


